İlk defa Google’da duyduğum bir laf var: “Haklıysan ukalalık değildir.”

Uzun zamandır, kariyerinin başında olan yazılımcılara hitap eden bir yazı yazmadım gibi geldi bana. Halbuki, çeşitli sebeplerden yaptığım iş görüşmelerinde, kariyerinin başındaki insanlara anlattığım şeyler var; bunları hiç de yazıya dökmemişim.

Elbette, kariyerine herkes aynı yerden aynı amaçla ve aynı bakış açısıyla başlamıyor. Ancak, halen tüm durumlardan distile ederek söylenebilecek bazı şeyler var. Bazılarında haksız da olabilirim. Yani, aşağıdaki ukalalıklarla ilgili standart uyarı geçerlidir: Caveat Emptor.

Yazılım kariyeri nerede başlar?

Yazılım kariyeri, “ben hayatımı bu işten kazanacağım galiba” dediğiniz noktada başlar. Tabii, tam o noktanın neresi olduğunu ben bilemem. Onun için, verdiğiniz kararların geleceğinizi daha derinden etkilediği bir noktadan başlamak uygun düşer. Aslında, bu çizgiyi mezuniyet anına çizmek mantıklı gibi; ama birazdan açık hale gelecek sebepler yüzünden, üniversitenin son sınıfının başlangıcına çiziyorum.

Üniversitenin son sınıfına gelindiğinde, mezuniyet artık ufukta görünür. Yani, yaz aylarında elde diploma olması ihtimali oldukça yükselmiştir.

Verilecek karar önemli: Mezun olunca ne yapacağım?

Büyük dilimli olasılıklar şunlar:

1. Akademik kariyer yapacağım. Bu bir yol tabii. Ama aslında yazılımcılıkta bir kariyer değil. Neden burada yazıyorum bunu? Aradaki farkın altını çizmek için. Yüksek lisans, doktora, yardımcı doçent, doçent, profesör, mezar sıralamasıyla hayatı yaşamak demek bu. Sadece yüksek lisans yapmak akademik kariyer değildir elbette. Bunu seçecekseniz, ne yapacağınız bu yazının konusu değil. Selametle!

2. Yüksek lisans yapacağım. Yüksek lisans, olur. Yüksek lisans derken, teknik yüksek lisanstan bahsediyoruz elbette. MBA tarzı şeylerin, hemen yapılması hayırlı değil. Eğer mezun olmakta olduğunuz okul, isim ve algı itibarıyla “parlak” bir okul değilse (veya siz öyle düşünüyorsanız) ismi daha parlak olan bir okulda yüksek lisans yapmak, sizin piyasa değerinizi; dolayısıyla kariyerinizi yükseltecek bir seçim olabilir. Özellikle de bölümünüz, yazılımcı arayan iş ilanlarında istenen bölümler listesinde yoksa, daha “parlak” bir okul olmasa da, ilgili bölümlerden birinde yüksek lisans yapmak durumu toparlayabilir. Bu durumda alacağınız aksiyon, not ortalamasını mümkün oldukça yüksek tutmak, gereken başvuruları vaktiyle yapmak gibi şeyler olacaktır.

3. İş arayacağım! Oldu. Bunun avantajı, kariyere hızlı giriş yapmaktır. “Seneyle tecrübe” fetişi olan yerlerde, size avantaj da sağlayacaktır. (Bu yerler pek de az değil.) Aslında, bu madde yüksek lisans esnası veya sonunda yapılacaklarla da aynı yere çıkıyor. Bu durumda, en büyük mesele, işe ilk giriş anındaki “herkes tecrübeli eleman arıyor, tecrübeyi nereden alacağım” rezillik ve ızdırabından nasıl kaçınılacağıdır.

Şimdi, hayat bilgisi dersi… (İlkokul üçte bitti bu ders, neden hiç anlamadım.)

Şirketler, para kazanmak ve kâr etmek amacıyla kurulurlar. Şirketteki insanların iyi niyeti bu durumu değiştirmez. Her kurum gibi, şirketler de kendi varlıklarını korumak için gerekenleri yaparlar.

Yeni mezun biri, işe başladığında, faydalı hiç bir iş üretecek durumda değildir. Bir yazılımcının iş üretecek hale gelmesi uzun süre alır. Uzun dediğimiz sürenin dağılımın ortası altı ay ile dokuz ay arasına düşer; uç durumlarda üç aya kadar düşebilir veya sonsuza ıraksayabilir.

Bu süre içinde, yeni mezun kıymet üretmediği gibi, bir şeyler öğrenebilmek için mevcut elemanlardan birini sakatlar. Sakatlar derken, kıymet üreten bir elemanın zamanının yarısı kadar zamana malolur. Yani, her ay, yeni mezun, kendi maaşı artı üretken bir elemanın maaşının yarısı kadar bir maliyet getirir. Normal şartlarda, elemanın kendisini amorti etmesi iki yılı bulacaktır.

Elbette burada bir yanlışlık var.

Yeni mezunlar neden hiç bir işe yaramıyor?

– Okullarımız maalesef fildişi kulelerden oluşuyor. Gerçek anlamda piyasada işe yarayacak şeyler çok hızlı değişiyor ve biz bunları okulda verilmesi gerektiği şekilde veremiyoruz. Çünkü, üniversitelerimizle endüstrimiz birbirinden oldukça kopuk. (İstisnalar kaideyi bozmaz. Gidin.)

– Aslında “staj” dediğimiz uygulama, bu duruma çözüm olarak düşünülmüş bir şeydir. Ancak, staj bazı okullarda mecburi değil, mecburi olan yerlerde de, en fazla yılda iki aylık bir sürede yapılmaya çalışılıyor. Yeni mezun altı ayda üretken hale gelirken, iki aylık stajyerin hiç kimseye hiç bir faydası yok; sadece maliyeti var.

İşte bu sepeten, esas eğitim işyerinde gerçekleşiyor. O da gerçekleşirse. En çok aranan, iki-beş yıl arası tecrübeli eleman. Yani, işe yarar hale gelmiş, ancak henüz tam hakkını arayacak kadar akıllanmamış dolayısıyla maliyeti yükselmemiş elemanlar. Şirketler, bu eğitim maliyetini üstlenmek istemedikleri için, tecrübeli elemanlar arıyorlar…

Ne yapacağız o zaman?

Staj bir işe yaramaz. Çay getirip oyuncak işlerle uğraştığınızı herkes biliyor. Gerçekten bir şeyler yaptıysanız da, bunu potansiyel işverene anlatmakta size başarılar dilerim.

İşe yarayacak olan şeylerden biri, son sınıfta veya yüksek lisans esnasında part-time bir işte çalışmak. Bunun mezun olunca avantajı belli; algısal olarak eğitim maliyetinizin bir kısmı eksilmiş olacak. Yada, part-time çalıştığınız yerde işi full-time’a çevirme ihtimaliniz var.

“Güzel de, mezun olunca yaşayacağımız zorluğu, part-time iş ararken yaşamayacak mıyız?”

Tam olarak değil. Elbette, “kurumsal” tâbir ettiğimiz yerler mezun olmamış insanı işe almak konusunda oldukça çekingendirler. Ama, küçük şirketler ve startup tarzı yerler, son sınıf öğrencilerini düşük maliyetli kaynak olarak görürler. Böyle yerlerde iş bulmanız çok da zor olmayabilir. Zaten öğrenci olduğunuz için, parasal beklentiniz de çok yüksek olmayabilir. Hayatınız muhtemelen alabildiğine düzensiz olduğundan, sizi sömürmeye niyetli (“düşük maliyetli kaynak olarak görmek” bu demek tabii ki) düdük makarnası patronların sizi gece gündüz çalıştırmasına da aldırmayabilirsiniz.

Aldıracağınız şey, ilgili düdük şirketin veya startup’ın, ortaya referans olacak bir ürün veya proje koyup koymayacağı olabilir. Veya, bir sonraki sene sırra kadem basıp basmayacağı. Bu durumlarda, referans veya çalışma ispatı olarak işe yaramayabilir çünkü.

Şimdi gelelim mezuniyet anına…

Part-time tecrübeniz var veya yok, yüksek lisansınız var veya yok. Ancak, artık kariyere kafadan gümbür gümbür girilecek… Fikirler uçuşuyor…

Arkadaşlarla şirket kuralım…

Şirket kurmada bir şey yok. Ama aman dikkat. Başarıya giden yol dar, sağı-solu hendek dolu. Yani laga luga etmeyeyim, açık konuşayım:

– En büyük rakibiniz, kendiniz olursunuz. Düşünün; şirketlerin risk olarak gördüğü, eğitimi zaman alacak adamlardan 3-4-5 tanesini bir araya getirip iş yapmaya kalkacaksınız. Bu tip şirketlerin çoğu, daha proje yerden kalkamadan telef olup gider. Ahmet işi yüklenir, Mehmet işe hiç gelmez, Hüseyin yampiri iş yapar falan… Hem arkadaşlığınız da bozulur, ona göre. Arkadaş olup muhabbet etmek, birlikte iş yapmak hakkında herhangi bir fikir vermez.

– Piyasaya iş yapmaya kalkarsanız, iş almakta çok zorlanırsınız. Ya çok ucuza iş yapacaksınız ve paranızı alamama riski yaşayacaksınız. Projeler, kişisel bağlantılarla verildiğinden, tandığınız falan yoksa, ayvayı yediniz. İnsanların yüzünüze gülmesine aldırmayın. Geçerli tek şey, kağıda atılmış imza veya ödenmiş paradır. Lafla peynir gemisi yürümez.

– Yatırımcılara dikkat! Kendinizi silicon valley’de zannetmeyin. Silkelerler. Adamlar müzakere üstadı. Bir kısmı gerçekten yatırımcı da değil, bildiğiniz dolandırıcı. İş olursa onların, olmazsa sizin olacak şekilde işleri ayarlamada olağanüstü yetenekleri vardır. Bir mentörünüz veya içinizde “anasının gözü” denen tarzda bir arkadaş yoksa, kazığı yediğinizle kalırsınız.

– Startup olayına giriyorsanız, önemli uyarı: Yirmi yıl öncenin başarı hikâyelerine inanıp bugün iş yapmaya çalışıyorsunuz. Hayat artık öyle değil. Oturup, bir-iki yıl kasıp, olağanüstü bir şeyler üretme ihtimaliniz sıfıra yakın. Eğer gerçekten o kadar farklı bir şey üretecekseniz, ne yaptığınızı biliyorsunuz demektir, beni dinlemenize gerek yok. Ama “çok kasınca olacak” kafasındaysanız, bırakın bu işleri. Olmayacak.

Eğer halen şirket işine girecekseniz, bu uyarıları bir kağıda basın. Altına, el yazınızla, “Okudum, anladım.” yazın. Sonra tarih atıp imzalayın. İki sene sonra, dönüp okuyun kağıdı, altındaki imzaya hayretle bakıyor olma ihtimaliniz çok yüksek. Frenklerin dediği gibi: You have been warned.

Şirket kurulmayacaksa, işe girilecek…

Burada kanayan yaralardan biri, maaş meselesi…

İsim vermeyeceğim, ayıp olur, ama Türkiye’de epey işte imzası olan bir abimiz, bana özel bir konuşmada şöyle demişti:

“Türkiye’de zenginlik, çalışanın hakkını vermeyerek olur.”

Bu bir istek değil, durum tespiti. Benim deneyimlerim de bu tespitle örtüşüyor.

Genelde konuşulmayan, bir kısmı da kasıtlı olarak saklanan gerçekleri açık açık yazalım:

Eleman, çalıştığı şirkete, aldığından daha fazla para kazandıran insana denir.

Bunun ispatı açık. Eğer aldığından daha az para kazandırırsa, şirket batar. Artık ortada şirket olmaz. Ayrıca şirketler, kâr amaçlıdır. (Bunu demin de dedik, ama tekrarlamakta fayda var.)

Ortada çok miktarda dinamik vardır. Yani, eleman maaşının ödeneceğine güvenmek ister. Riskler şirket tarafında kalır; yada kalması gerekir. Ama aslında gerçeklik tam olarak öyle değildir. Şirket eleman çıkartabilir veya kapanabilir. Yani riskin tamamen şirket tarafında kalaması illüzyondan ibarettir. Esas olarak, şirketin yapması gerken şey, risk yönetimidir.

Türkiye’de ise, risk yönetimi değil, para götürümü esasına göre çalışır şirketler. Yani para kazanılırsa, patronun cebine girer. Kazanılmazsa ya maaş ödenmez yada çalışanlar kapının dışına gider.

Para götürümü esasına göre çalışıldığının en büyük ispatı, Türkiye’de hiç bir iş ilanında, maaş aralığı bilgisi olmamasıdır. Aslında, buradaki amaç, çalışandan bilgi saklayarak işverenin kendisine avantaj sağlamak istiyor olmasıdır.

Her nerde sizden bilgi saklanıyorsa, kazık yiyorsunuzdur.

Hakkınızı ödememek için, işverenin elindeki en büyük silah, önce sizi konuşturmaktır. Bu oyunu oynama işi de, insan kaynakları bölümüne devredilir. Böylece, olaya büyük bir ciddiyet ve kurumsallık havası gelir. Hatta, buna bu durumu uygulayanlar da inanırlar. Aslında, baştan dezavantajlı olduğunuz bir oyunun içinde bulursunuz kendinizi.

Soyuta gidip sulanmamak için, sayıları söyleyerek anlatacağım meseleyi.

Önce şirket, kendisine bir limit belirler alınacak eleman için. Mesela der ki, “ben yeni mezun elemana en fazla 2500 TL net maaş vereceğim”. Bu sayıyı gizli tutar.

Sonra size sorarlar. “Talep ettiğiniz ücret” diye. Tabi, burada bir de net/brüt oyunu vardır. Yeni mezun adama brüt maaş sorarlar. Siz saf saf “bunun neti ne olur ki” diye sorunca, yanıltıcı cevaplar verirler falan. Net/brüt hesabını aman öğrenin! (Google’a “netten brüte” veya “brütten nete” yazın.) Neyse, yoldan çıkmayalım…

Siz mesela, 1700 TL istediniz. O zaman onu alırsınız. Hatta, “ya tutarsa” diye, 1600 falan diye de teklif gelebilir. Halbuki 2500 TL vermeye de razıydı bunlar…

3000 TL derseniz, size 2500 TL teklifte bulunurlar. 3500 derseniz, hiç teklif alamazsınız.

Yani, onların vereceği miktarı, mümkünse çok az geçerek bir şey söylemeye çalışacaksınız… Altında kalırsanız zarar edeceksiniz.

İşin en düdük taraflarından biri de şu: Bir defa düşük maaşa razı geldiniz mi, o sizi epey bir süre kovalar. Maaş zamları kolay yoldan, “herkese aynı” hesabıyla yapılır. Orantısal olarak düzeltmek çok zor olur. İş değiştirseniz, yeni insan kaynakları, yeni maaşınızı “önceden ne alıyordunuz” ile belirler.

Onun için, güçlenmeye bakın. Yani, istihbarat edinin. Hangi kurum yeni mezuna ne para veriyor öğrenin. İnsan kaynaklarının karşısına öyle çıkın. Düşük maaş yüzünden iş değiştiriyorsanız, maaşınızı düzetlmek için şu çok ileri ve kompleks tekniği uygulayın: Yalan söyleyin. Hiçbir tüccar malının maliyetini açıklamak zorunda değildir. Siz de bu konuda doğru söylemek zorunda değilsiniz. Eğer sonradan arıza çıkarmaya kalkışan olursa, onlara da şunun anlamını öğretin: Caveat emptor. Satın aldıkları şeyi esastan değerlendirmeyi öğrensinler.

Tek şey para mı?

Değil elbette. Para yaşamak için temel şart maalesef. Ama iki mesele daha var.

Düşünülecek şeylerden biri, doğru ve iyi iş yapabilmek. Yani, gireceğiniz işte, ne yapacaksınız, ne öğreneceksiniz ve kariyerinizi ilerletmek açısından iş size ne katacak?

Bunu öğrenmek veya öngörmek çok kolay değil. Burada, en önemli parametrelerden biri, birinci amirinizin kim olacağı. Yani, kimden iş alacaksınız ve kimden izin isteyeceksiniz? İş görüşmesi esnasında, sonda “sizin sorunuz var mı” diye sorarlar ya… İşte orada, “İşe girersem, kiminle çalışacağım?” diye sorun. Hatta mümkünse kendisiyle görüşmeyi talep edin. Görüşme mümkün olursa, çalışma şeklini falan sorun. Eğer o insanla yıldızınız barışmıyorsa, o iş sizin için hayırlı olmayabilir.

Üçüncü mesele de, çalışacağınız yerin, savunduğu değerlerin sizin değerlerinizle örtüşüp örtüşmediği. Mesela ben, spam mail atarak para kazanan bir şirkette çalışmak istemem. Yada, çalışanlarının inanç özgürlüğüne saygısı olmayan bir şirkette de çalışmak istemem. Bunlar sizin ve ilgili şirketin uzun vadede ne kadar verimli bir arada çalışabileceğini etkileyecek şeylerdir. Bunları sormak ve cevaplamak pek alışık olduğumuz şeyler değil Türkiye’de, ama bunları yapmamanın cezası ağır olabilir.

“Bu işin kolayı yok mu?”

Aslında gerçekten kolayı yok. Çünkü, aslında kariyerin başında, sizden çok çok daha tecrübeli insanların kontrolünde olan bir oyuna giriyorsunuz. Üstüne üstlük, bu insanlar hem oyunun kurallarını koyuyorlar hem de sizden çok daha iyi oynuyorlar. Üstüne tüy olarak da, oyuncuların bir kısmı kötü niyetli. Aslında herkesin amacının para kazanmak olduğu bu oyunda, size kariyerinizin baş tarafında gerçek olmayan bir tiyatro oyunu sunuyorlar. Elinizde güç olmadığından, bu ağır perdeyi kaldırıp arkasına bakamıyorsunuz. Halbuki perdenin arkasında, aşağı-yukarı herşeyin mubah olduğu başka bir oyun var…

“Vallahi biz öyle değiliz” diye aşağıya yorum yazacak şirketler, yatırımcılar falan hiç yorulmasın. Yazının muhatabı siz değilsiniz, kariyerinin başındaki arkadaşlar.

Yazı sanırım gelmiş geçmiş en uzun yazılarımdan bir oldu. İşe girdikten sonra başa gelecek meselelere giremedik bile. Artık orasını da başka bir yazıya bırakalım…

Başarılı kariyerler…

Kaynak: safkan.org

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here